» » Gerçek bilim adamı Orhan Düzgüneş hocadan, ilim nedir?

 


Gerçek bilim adamı Orhan Düzgüneş hocadan, ilim nedir?


Yazar: Saim, 1-03-2012, 13:52, Görüntülenme: 7221

Büyük ve örnek bilim adamı Prof.Dr. Orhan Düzgüneş hocamızı anma etkinlikleri Türk Ziraat Yüksek Mühendisleri Birliği tarafından her yıl düzenli olarak gerçekleştirilmektedir. Bu kapsamda Merhum hocamızın öğrencileri ve yakın çevresinde bulunanlar hatıralarını anlatırlar veya kaleme alırlar. Hocanın son talebeleri olarak bize pek iş düşmez, ancak bizimde hatıralarımız vardır. Biz bu hatıraları kendi akranlarımız ve talebelerimizle paylaşırız. Hocanın ne kadar büyük bir insan olduğunu teyit etmek için hatıralarımdan birini burada anlatayım. Prof. Dr. Tahsin Kesici hocamın danışmanlığında yüksek lisans tezimi hazırlarken, hocamın idari görevleri nedeniyle ve benim yeteneksizliğimden dolayı tezim biraz uzamıştı. Orhan hoca beni genetik- biyometri anabilim dalında gördü ve senin tezin hala bitmedi mi? diye sordu. Ben bir kitaptan çeviri yapmam gerektiğini, ancak İngilizce bilmediğimi söyledim. Kitabı istedi ve Tahsin hocayı da çağırarak kütüphanedeki (anabilim dalındaki) masaya oturdular ve ilgili bölümü çevirdiler ve bana verdiler.

Hocamız 28.06.1996 yılında Hakkın Rahmetine kavuştu, mekanı Cennet olsun.

 

Ziraat Fakültesinde okurken Milli Eğitim ve Kültür isimli bir derginin abonesiydim. Bu derginin 1983 yılında neşredilen 20. sayısında Rahmetli hocamın İlim Nedir? Nasıl ve Ne İçin Yapılır? başlıklı bir makalesini okumuştum. Sonra bu yazının kopyalarını bir çoklarına dağıttım. Şimdi daha çok insanla paylaşma şansım var diyerek sizlere sunuyorum.

 

İLİM NEDİR, NASIL ve NE İÇİN YAPILIR? 

Prof. Dr. Orhan DÜZGÜNEŞ

Memleketimizde ilimin ve ilim adamlığının istismarı yay­gınlaşmaktadır. Herhangi bir konuyu "Bilimsel açıdan" incele­mek üzere bir toplantı tertiplenmekte veya herhangi bir görüşün «Bilimsel» olduğu ileri sürülmekte, böylece bilimin ve bilim­selliğin ne olduğunu bilmeyen kişiler ve topluluklar o konu ve­ya görüşe inandırılmaktadır. Söz konusu toplantı bir bilim kurumu (mesela bir üniversite veya fakülte) tarafından tertiplen­miş ise veya söz konusu görüş akademik unvanı olan bir şahıs (Profesör veya Doçent) tarafından ortaya atılmış ise, inandırıcılıkta başarı artmaktadır.

Bu yazı «Bilimin» ve «Bilimselliğin» ne olduğunu açıklamak suretiyle hem bilimcilere ve bilim kurumlarına gerçekçi olmayı, hem de bunları dinleyenlere mürşit olarak yalnız ve yalnız ili­mi seçmeyi telkin etmek ve bu yönde yardımcı olmak amacı ile hazırlanmıştır. 

İlim'in Tarifi:

İlim için «efradını cami ağyarına mani» bir tarif yapmak zordur. Gerçekten, bunun için çok çeşitli tarifler yapıla gelmiştir. Bunların çoğunda müşterek olan hususları içine alan, aynı zamanda her konu ve faaliyetin ilmilik bakımından değerlen­dirilmesinde kullanılabilecek kısa ve özlü bir tarif, bizce şöyle olabilir: İlim, sistematize edilmiş, belirli kural ve kanunlara uyan bilgilerdir. Böyle bilgiler elde etmek amacıyla yapılan ça­lışmalar ilmidir; bu çalışmaları yapanlara da ilim adamı de­nir. İlim adamı ilgilendiği alanda bir yandan bilinen kural ve kanunların geçerli olduğu şartlan ve hadiseleri tespit etmek, bir yandan da yeni kural ve kanunlar bulmak üzere araştırma­lar yapar. Birinci amaç için yapılan araştırmalara Uygulamalı, ikinci amaç için yapılan araştırmalara da Temel araştırmalar denir.

 Okuyarak, dinleyerek veya müşahede ve tecrübe yaparak edinilen bilgilerin ilmi olup olmadıklarına karar verebilmek için onların bu tarife uyup uymadıklarını incelemek lâzımdır. Önce söz konusu bilgiler sistematize edilmiş, yani sınıflandırıl­mış veya neye ait oldukları tasrih edilmiş olmalıdırlar. Verilen veya alman bir bilginin ait olduğu bilim dalı ve bu dal içindeki yeri belirlenmemiş ise buna «ilmî» denemez. Meselâ «Canlılar­da boy ile ağırlık arasında bir ilişki vardır» demek artık ilmi sayılmamaktadır. Burada bir defa hangi canlıdan, bu canlının hayat devresinden ve hangi şartlarda yaşadığından, sonra da nasıl bir ilişkiden söz edildiğinin açıkça belirtilmiş olması gere­kir. Bu canlı insan ise, fakat kaç yaşında ve hangi cinsiyette ol­duğu ve hangi şartlarda yaşadığı, ilişkinin de derecesi, istatis­tik modeli ve bu modelin kaç insan üzerinde yapılan ölçümlere dayandığı bildirilmemiş ise ortada ilmi bir bilgi yoktur.

 İkinci olarak, belirli şartlarda yetişmiş ve belirli bir yaş ve cinsiyette, belirli sayıdaki insanlarda yapılan ölçümlere daya­nılarak boy (X) ile ağırlık (Y) arasında meselâ  = 1.7 + 0.43  şeklinde bir ilişki bildirilmiş ise, bunun aynı şartlarda yetişmiş, aynı yaş ve cinsiyetteki başka insan grupları için ne dere­cede geçerli olabileceğinin, hatta başka şartlarda yetişmiş, baş­ka yaş ve cinsiyetteki insanlara da uyup uymayacağının, baş­ka bir deyişle ne dereceye kadar genelleştirilebileceğinin belir­tilmiş olması lâzımdır.

İlim Nasıl Yapılır?

İlim üç safhada yapılır. Bunlardan birincisi öğrenme, ikincisi yeni ilmi bilgilerin geliştirilmesi veya ortaya çıkarılması, üçün­cüsü ise tefekkürdür. Bu safhalar aynı zamanda ilmi faaliyet­lerin derecelerini veya kademelerini belirtir. Tefekkür, ilmi faali­yetlerin en yüksek merhalesidir. Buna ilmin felsefesini yapmak da denir.

Öğrenme, aklî melekeleri yerinde olan her insan tarafından yapılabilir ve eğer bu insan müslüman ise bu, kendisine farz­dır. Sayın Hamdi Mert' in Tercüman Gazetesi’ nin 19.11.1982 tarih­li nushasındaki makalesinde sözünü ettiği Hadis-i Şerifleri bu münasebetle hatırlatmakta fayda vardır: «İlmi talep, her müslümana fazdır.» «İlim öğrenen için her şey istiğfar eder.» «İlim öğrenmek için yürümek, Allah yolunda cihaddan daha fazilet­lidir.» «Kim ilim öğrenmek için yol tutup giderse, Allah ona Cen­nete gidecek yolu kolaylaştırır.» Keza «İlim ibadetten hayırlı­dır» Hadis-i Şerifi her halde ilimin öğrenme safhası için de ge­çerlidir. Bu Hadislerde sözü edilen ilmin yalnızca dini veya ma­nevi ilimleri değil, aynı zamanda dünyevî ilimleri de içine aldı­ğına dair inandırıcı tefsirler vardır.

Bilgi edinmek arzusu yüksek olan insanlardan müteşekkil bir cemiyette ilmin öteki kademeleri de gelişir. «Allah bir mil­lete hayır murat ederse, alimlerini çoğaltır» Hadis-i Şerifini en haklı olarak milletimiz için yorumlayabiliriz. Çünkü Allah, elbette Türk Milletinin İslâmı nasıl müdafaa ettiğini ve İslâmın yüceliğini nasıl yaşayıp gösterdiğini ve temsil ettiğini bilir. Ö halde çok sayıda alimler yetiştirmeye ciddi ve samimi gayret­ler sarf edersek, Allah'ın inayeti ile bunda muvaffak olacağımı­za inanmalıyız. Bu gayretlerin en verimlisi, bizce, her müslüman Türk' e, fakat öncelikle çocuklarımıza İslâmı gereği gibi öğ­retmek, bu arada İslâm da ilmin, en azından ilim öğrenmenin, yerini iyice benimsetmektir. Atatürk'ün «Muasır medeniyet se­viyesinin üstüne çıkma» ülküsünü gerçekleştirmemize ve «Ha­yatta en hakiki mürşit» olarak gösterdiği ilimi yayıp geliştirme­mize bu gayretin çok büyük katkısı olacaktır.

İlmi öğrenme safhasında öğrenme arzusunu geliştirme gö­revi yanında, öğretme görevi de mühimdir. Devlet her yaş ve seviyedeki vatandaşlara öğretilecek ilmî gerçekleri ve öğretme metotlarını tayinde ve öğretimi yapacakları seçmede isabetli olmak mecburiyetindedir. İnanmayanlar ve komünizmin «bilim­selliğini» iddia edenlerle bu görevler başarılamaz.

İlmi faaliyetlerin ikinci safhası yeni ilmi bilgiler geliştir­mektir. Bu, her şeyden önce, çalışma alanı ile yakından ve uzak­tan ilgili mevcut bilgilere hakim olmayı gerektirir. Yeni ilmi bilgiler, bilinen kural ve kanunların geçerli olduğu şartlar ma­hiyetinde olabilecekleri gibi, yeni bir kural veya kanun mahiye­tinde de olabilirler. Hangi mahiyette olursa olsun, yeni bilgiler araştırma yapmakla geliştirilebilirler. İlmi araştırmaların gaye­si, aslında, üzerinde durulan konuların tabi oldukları kural ve kanunları bulmaktır. Bunlar geçerlilik alanları geniş bilgilerdir. Bir bilginin geçerlilik alanı ne kadar geniş ise, o bilgi o kadar değerlidir, dolayısıyla ilmilik vasfı o kadar yüksektir. Tersine, bir bilgi ne kadar mahdut ve mahsus bir geçerlilik gösteriyorsa, o kadar değersiz, ilmilik vasfı o kadar düşüktür. Meselâ Cazibe kanunu, dünyanın, hatta kâinatın her yerinde her cisim için ge­çerlidir. Mendel kurallarından da erkek ve dişi cinsiyet hücre­lerinin birleşmelerinden meydana gelen bütün canlı toplulukla­rında çeşitli vasıflar bakımından müşahede edilen benzerlik ve farklılıkları izahta yararlanılmaktadır. Zamanla bu kurallara uymayan müşahedeler yapılmış, bunlar için de yeni kurallar bulunmuştur.

Bir kural veya kanuna uydurulamayan bilgiler, tarif gere­ğince ilmi sayılamazlar. Bunlar gerçek müşahelerden, tecrübe­lerden elde edilmiş veya nazari olarak geliştirilmiş olabilirler. Fakat bunlar, izahlarına ve ispatlarına yarayacak yeni kural veya kanunlar bulununcaya kadar, birer not veya teori olarak kalmağa mahkûmdurlar. Meselâ Darwin' in evolusyon teorisi 100 yıldan fazla bir zamandır sürdürülen gayretlere rağmen ha­la ispat edilememiştir.

Burada, kural veya kanun geliştirmek için çalışılan konu üzerindeki müşahedelerin rakamlarla ifade edilmeleri lüzumu­nu belirtmekte fayda görmekteyim. Gerçekten, müşahedelerini veya hadiselerini rakamlarla ifade edemeyen veya bunda geri kalan ilim dalları gelişememişlerdir. Toplum bilimleri ilgilen­dikleri hadiselerden bir çoğunu hâlâ kural ve kanunlara bağlıyamamışlarsa, bunun başlıca sebebi, bu hadiseleri rakamlar­la ifade edememiş olmalarıdır. Bunun idrak edilmiş olmasında­dır ki, son zamanlarda gayretler bu noksanlığı gidermeğe yö­nelmiş, bunun olumlu sonuçları da görülmeğe başlanmıştır.

Memleketimizde yeni kural veya kanun mahiyetinde bilgi­ler geliştirmek şöyle dursun, mevcut kural ve kanunların mem­leketimizde hangi şartlarda uygulanıp hangi şartlarda uygulanmadıklarını tespit etmek ve bunlardan yararlanmak üzere uygulamalı araştırmalar yapma imkânlarının kısıtlılığı, male­sef, süregelmektedir. Araştırma yapacak müesseselerin başında, ileri memleketlerdekinden daha çok bizde, üniversiteler bulu­nur. Bunlar ise başta eleman olmak üzere kütüphane, laboratuvar ve materyal bakımlarından gereği gibi teçhiz edilememişlerdir. Üniversitelerimizin gerekli hazırlıklar yapılmadan sayı­ca hızlı denecek bir tempo ile çoğaltılmaları, elemanların esas itibariyle öğretimden sorumlu tutulmaları, araştırmaların hemen yalnızca akademik unvanlar elde etmek (yani doktor, doçent ve profesör olmak) gayesiyle yapılmaları, bunlarda bile görülen ilmi noksanlıkların maddi imkânsızlıklar mazereti ile müsama­ha ile karşılanmaları, daha yüksek bir ilmi seviyeye ulaşmak için rekabet ve yardımlaşma havası yerine, daha yüksek bir akademik unvan ve idari selahiyete kavuşmak için mücadele havasının yaratılmış bulunması, yeni bilgiler geliştirecek kabi­liyet ve hevesinde olanlara fırsat ve imkân vermede gösterilen hasislik yüzünden bunların dış ülkelere göç etmeleri ve buna benzer haller üniversitelerimizin yeni bilgiler geliştirmede, maalesef, tatmin edici olamamalarında başlıca sebeplerdir.

Resmi ve özel kesimlerdeki uygulayıcıların memleketimiz şartlarında güvenle kullanılabilecek yeni bilgiler ve teknolojile­re itibar etmeyip veya ihtiyaç duymayıp alışageldikleri dış kay­naklı bilgi ve teknolojileri tercih etme temayülleri de söz konusu gerilikte, dolaylı da olsa, önemli bir sebep teşkil etmektedir. Uygulayıcılardan araştırma kurumlarına problem getirildiği pek nadirdir.

İlmî faaliyetlerin üçüncü safhası olan Tefekkür veya ilmin felsefesi, elde edilen, ortaya çıkarılan yeni bilgilerin (özellikle kural ve kanunların) hikmet-i vücudu, kaynağı ve birbirleri ile münasebetleri üzerinde fikirler geliştirmektir. Hemen her gün ilmî bilgiler ortaya çıkarılmaktadır. Her hangi bir alanda bu­günkü bilgilerimiz bundan on yıl önceki bilgilerimize nazaran daha çok ve daha derindir. Bundan on yıl sonra bu bilgiler da­ha da artacak ve derinleşecektir. Fakat acaba bir sona varılabi­lecek midir? Bilgi mecmuası bir kürre olarak düşünülürse, önce bu kürrenin sathındakiler   tanınmağa, sonra ikinci,  üçüncü, …………… tabakalara inilmeye çalışılacaktır. Kürrenin kaç tabakadan oluştuğu ve halen hangi tabakada bulunulduğu bilinme­den bu inişlere devam edilecektir. Bu durum ilmin sürekliliği­ni, ilim adamlarındaki daima daha derinlere inmek arzusunu ifade etmektedir. Bilmukabele, bu arzuyu içten duymak ve bu­nun peşinde koşmak gerçek ilim adamlığının en önemli özelliği­dir. İşte ilmin felsefesini yapmak, her buluştan sonra bunun ne­yi aydınlattığını, ileride nereye varmayı mümkün kıldığını, baş­ka buluşlarla münasebetlerini düşünüp geliştirilen görüşleri ifade etmektedir.

Maddeciler kâinatta mevcut canlı, cansız bütün varlıkların esasını atomların teşkil  ettikleri görüşünden hareket ederek bunların yapılarını, fonksiyonlarını ve birbirleri ile olan ilişkilerini ortaya çıkarmakla «Tabiatın-Doğanın» sırrının çözülebile­ceğini, böylece de mevcutların aynının, hatta daha başkaları­nın meydana getirilebileceğini ileri sürmektedirler. Bunların bu istikamette çalışırlarken elde ettikleri her yeni bilgi karşısında hayrete düşmemeleri, yaptıklarını mümkün kılan kudretin kay­nağı üzerinde durmamaları, atomun bile kendi içinde bir «Alem» olduğunu, kendilerinin bunu yaratamayacaklarını, ilah kavra­maya çalışmamaları maneviyat noksanlığından, bu noksanlığı kabul ve ifade etme korkusundan ileri gelmektedir.

Halbuki gerçek alimler, her buluşun «Halik» tarafından kâinatta kurulmuş nizamın mükemmelliğini tanımaya yaradığını ifade etmekte, bu gerçeğin açıkça belirtilmesini görev saymaktadırlar. «Bir tabiat kanununu ifade eden her formül, Allah’ ı öven bir ilâhidir» diyen de çağımızın alimlerindendir. Ta­nınmış Alman alimi Max Plankta «Hangi sahada olursa olsun, ilimle ciddi şekilde meşgul olan herkes, ilim mabedinin kapısın­daki şu yazıyı okuyacaktır: «iman et; iman, ilim adamının vazgeçemeyeceği bir vasıftır» demiştir. Keza, ismi çağımız alimler listesinin baş taraflarında yer alan Albert Einstein «Kâinat ya­ratıcısına inanç, ilmi araştırmanın en kuvvetli ve en asil mu­harrik gücüdür» diyerek ilmin felsefesine istikamet göstermiştir.* Kâinatta her şeyin, insanın onlardan faydalanması ve onlar­da bir Hikmet görmesi için yaratıldığına inanmış ilim adamları, hem alanlarında insanlığa daha faydalı olurlar, hem de kendi­leri insan olarak yücelirler. Alimler Halik ile değil, birbirleriyle yarış etmelidirler.

 

(*) Burada tanınmış alimlere ait oldukları bildirilen görüşler, Ümit Şimşek tarafından hazırlanıp Yeni Asya Yayınları arasında yer alan «Big Bang-Kâinatın Doğuşu» adlı eser­den alınmıştır.

 

İlim Ne İçin Yapılır

İnsan etrafında olan bitenler hakkında bilgi edinmek arzu­su duyan bir yaratık olmakla mümeyizdir. O halde ilmin her safhasında bu arzuyu tatmin gayreti hâkimdir. İnsanın yeni bir şeyler (Hatta okuma - yazma) öğrendiği zaman duyduğu manevi tatmin her türlü maddi tatminlerin üstündedir. İlim adamı­nı ilim yapmaya teşvik eden, maddi bir kazanç sağlama arzusu değil, bundan bir haz duymasıdır. Yeni elde ettiği bir bilginin veya buluşunun ilmi bir dergide yayınlanmış olması, gerçek bir ilim adamı için paha biçilmez bir haz kaynağıdır. Sırf para kazanmak için kitap yazanlar, ilim adamı olma zevkini tatmamış olanlardır. Bu maksatla yazılmış kitaplar da gerçekten ilmi olan­lardan kolayca tefrik edilirler.

İlmin her safhasında bir şeyler yapabilmiş olanların duy­dukları hazda, şüphesiz, hem Allah'a yaklaşmış, O'nun istediği yolda yürümüş, hem de içinde yaşadıkları cemiyete bir fayda sağlamış olmanın da payı vardır. Gerçekten mensup olduğu milleti yücelmiş görmekten gurur duyan herkes bunda bir pay sahibi olmayı arzular. İlmin her kademesinde bu mümkündür. İlmî bilgiler öğrenmek ve yalnız böyle bilgilere değer verecek bir seviyeye ulaşmak bile cemiyetin yücelmesine bir katkıdır. Diğer taraftan, ilim, diğer bütün alanlarda ilerlememizi sağla­yacak bir güç kaynağı olduğundan, ilmi seviyemizin yükselme­sinde pay sahibi olmak, milli duyguları gelişmiş her Türk'e, di­ğer alanlardakinden daha büyük gurur ve iftehar duymaya hak kazandırır.


<
  • Konuları: 0
  • Yorumları: 0
22 Mart 2013 11:14

Sedat ÇALIŞIR

Alıntı
  • Grup: Ziyaretçi
  • Kayıt Tarihi: --
 
Güncelliğini, ilmiliğini ve doğruluğunu kaybetmemiş muhteşem bir yazı tüm akademisyenlerin tefekkürle okuması gereken bir yazıdır. Paylaşılmasında büyük yarar olacağı kanatindeyim, Teşekkürler Hocam


Yorum Ekle

İsim:*
E-Mail:*
Yorum:
Güvenlik Kodundaki 2 Kelimeyi Giriniz: *